20 Kasım 2010 Cumartesi

Selamsiz Bandosu

Askeriye gunleri hafizamin tozlu raflarinda birer ikiser yerini almaya coktan baslamis olsa da bazi hadisat var ki raflarin arasinda hemen kendini one cikariyor.

Efendim, bizim askerligin son gunlerine dogru omuzunda muhtelif rutbeler bulunan zevat arasinda bir telas aldi yurudu. Teftis var hazirlanmamiz lazim lafi ortalikta sel oldu akti, yangin oldu yakti. Uzun donem askerler icin egitimler artti, olmayan egitimler icadedildi. Gecenin bir vakti zavalli cocuklar atisa gittiler, gunlerce gece 12'ye kadar patir kutur silah sesleri geldi.

Bir de ortalikta bir temizlik harekati aldi yurudu ki sormayin. Askeri koguslara sokmadilar gunlerce. Sorarsan yassak hemserim. Kogusta 6 tane "Hela" var. (Bu arada herseyin Turkcesini bulmaya calisan buyuklerimizin hela lafinda neden israr ettiklerini de anlamak zor, zira hela Arabi lugatindan gecme bir tabirdir) 6 heladan 3'u her zaman acik, 3'u her zaman kapali. 610 kisilik bolukte toplam 15 adet tuvalet acik bulunduruluyor, tabii millet sabah aksam sira bekliyor, sonra da ortalik batiyor ister istemez. Teftis soylentisinin dibe vurdugu gunlerde millet disari ciktiktan sonra acik olan 3 helayi kapatiyorlar, kapali olan 3 helayi aciyorlar ki komutanlar gelince temiz gorsun helayi.

Isin daha ilginci boluk egitim alani yakininda bir tane daha hela var asker kullansin diye yapilmis ve koguslardakiler disinda da baska hela yok. Gavurlarin dedigi gibi tabiat ana cagirdiginda gidilecek iki yer var kisacasi. Ve teftis vesilesiyle ikisi de kapali. Allah'tan Rabbim buyuk bir nimet olarak agaclari yaratmis. Hem gariban agaclarin da sulanmaya ihtiyaci var degil mi? O gun iste askeriyedeki agaclarin neden daha gur ve buyuk oldugunu cozdum.

Asil bir de teftis gunu var ki onu hatirlamak bile istemiyorum. Ortalikta bir telas, bir telas. Egitim ve Doktrin Komutani Org. Saldiray Berk gelecekmis. Hani su Ergenekon davasinda adi en cok gecen abimiz. Asker arasinda abimize saygisini sunan sunana. Bu kadar saygi da fazla diye insanin kulagini kapatasi geliyor adeta.

Ogleden sonra birden demiri kesen bir emir geldi, tum askerler egitim alaninin yanindaki derede toplanacak. Sonra belli mangalardan 30'ar kisi sectiler. Onlari egitim alanina goturduler. Gerisini de derenin icine yatirdilar. Sigara icmek yasak. Tuvalete gitmek yasak. Oradan ayrilmak yasak. Ayakta dolasmak yasak. Ustune bir de yagmur yagmasin mi. Tam 3 saat boyunca yagmur altinda o agac senin bu agac benim dolasti millet. Egitim alanina gidenlere de guya egitim yaptirdilar. Yagmur altinda, tufek ellerinde saatlerce bekledi durdu garibanlar. Ta ki yagmur sulari musamba misali kamuflajin icinden gece ve donlarini dahi pak eyleye. O arkadaslarin sonraki durumlarini gormeliydiniz. Dunyada cok az komutana bu yogunlukta saygi sunulmasi nasip olmustur.

Sonucta ne oldu diyeceksiniz. 3 saatlik islak bekleyisin ardindan uzun bir konvoyla buyugumuz gecti. Bir suru koruma arabasi, baska komutanlarin oldugu arabalar ve bir de ambulans. Belki 10 araba cok hizli bir sekilde egitim yapan arkadaslarin arasindan bizi derin dusuncelere garkederek gecti gitti. Once Sener Sen'in basrol oynadigi "Selamsiz Bandosu" filmi geldi aklimiza. Hani Cumhurbaskani gelecek diye bir kucuk kasabada binbir zorlukla bir bando kuruluyor da sonra Cumhurbaskani trenden el sallayip geciyor ya. Iste hadise ona cok benziyordu dogrusu. Hatta komutanimiz egitim yapan asakire dikkat kesilmis miydi yoksa elindeki cep telefonuyla mi oynuyordu onu bir tek Allah bilir.

Dahasi, askeriyenin icinde, guvenli bir ortamda 5 tane koruma arabasina ve bir de ambulansa ne gerek var, o da bir muamma olarak kalmaya devam edecek. Yoksa buyuklerimiz kendi ordusuna, kendi askerine, kendi halkina guvenmiyorlar mi?

Isin kokusu sonradan cikti. Rivayet odur ki buyuk komutanimiza her kogusta 25 kisi oldugu soylenmis. Lakin her kogusta aslinda 50 kisi vardi. Basit bir matematik hesabiyla askerin yarsinin ortadan kaldirilmasi lazim gelmis. Burasi Turkiye. David Copperfield burda yasamiyor ki amcayi cagiralim, hokus pokus yapsin yok etsin askeri. Car nacar komutanlarimiz da askeri dereye doldurup ortaliktan yok etmeyi dusunmusler.

Ne demistik. Askerlikte sorgulamak yok. Asker oraliktan kaybolunacak! Kaybol!

Etiketler:

3 Kasım 2010 Çarşamba

Kahraman Turk Ordusu

Bilen dostlar biliyor, fakir gectigimiz haftalarda 58. Piyade Alayi'nda askerligini yapti da geldi. Seninki de askerlik mi demeyin, aliniyorum. 3 hafta yapmis olsak da 30 sene anlatacak hatirayla donduk Burdur'dan.

Askerlik goz acici bir tecrubeydi. Zaten en bastan bunu sosyolojik bir deney ve tecrube olarak gorerek baslamak hem askerligi kolaylastirdi, hem de gozumu acik tutup bazi seyleri daha iyi ve farkli gormeme yardim etti.

Herseyden once Kahraman Turk Ordusunu tanima firsati buldum. Kucuk ve secme bir pencereden de olsa, hadiseye iceriden bakmak goz aciciydi. Sonra Turkiye'yi tanidim. Malum yillardir uzaklarda kalmisiz. Gazetelerden takip etsek de Turkiye eski Turkiye degil. Biz degistigimiz gibi o da degisiyor. Dahasi Avrupa Turklerini yakindan tanima firsatim oldu. Yeni dostlar edinip yeni bilgiler ogrendim. Ve daha pekcok konuda gozlem yapma, dusunme, konusma firsati buldum.

Oncelikle Kahraman Turk Ordusundan baslayalim. Ilk soyleyecegim, Allah kimseyi bu ordunun savunacagi bir ulkede savasa sokmasin demek olacak. Isler oyle bir salla pati yapiliyor ki sormayin. Hersey tamamen goz boyamaca ve cok afedersiniz vucudun arka tarafini ortme uzerine kurulu.

Askerde temel hadise, ustler her zaman haklidir, ne yapsa yeridir uzerine kurulu. Size ilk ogrettikleri sey "Tekmil vermek". Yani omuzunda sizden daha cok cizgi ya da yildiz olan birini gordugunde yanina gidip "Ali Veli Konya Emret Komutanim!" demek. Emret komutanim kismina dikkatinizi cekerim. Ilginctir, telefon acarken bile "Emret komutanim" diye aciyorlar telefonu.

Hal boyle olunca, ustler de her turlu islerinde "La Yus'el" edasiyla ortada dolasmakta sonsuz bir hak goruyor. Ta ki daha buyuk "La Yus'el"ler ortalikta gorunene kadar.

Askerlik boyunca her turlu rutbe ve seviyedeki askerden defalarca duydugumuz bir ifade vardi. En veciz seklini yagmurlu bir gunde ortalikta dolasmasinlar diye 600 kisilik bolugun toplandigi salonda herkesin huzurunda bir uzman cavus soyledi: "Eger komutanlarim bana firca kayarlarsa ben de size kayarim. Onun icin dikkatli olun, kimse kimseye kaymasin"

Dedik ya, hadise tamamen goz boyamaca ve ustlerinizin size kaymamasi uzerine kurulu. Mesele is yapmak, bir urun ortaya cikarmak, faydali olmak filan degil. Ort, kapat, cal, cirp, ne yaparsan yap, sadece yukarinin haberi olmasin yeter. Nasil olsa asagidakiler sana kul olmak zorunda.

Askerde yasadigim pekcok olaydan Turkiye'de yasanan hadiseleri de anlamaya calistim. Mesela Turkiye'nin tam manasiyla bir askeri rejim oldugunu ve pekcok acidan hala bunu devam ettirdigini dusundum. Neden ogrenciler sabahlari sira olur, tek kol hizaya gelir, sayilir, ondan sonra sinifa alinir bizim memlekette? Sogukta yarim saat beklemenin egitimle nasil dogrudan bir alakasi vardir? Neden beden egitimi derslerinde ogrenciler rahat, hazirol, saga don, sola don vs komutlardan sinif gecme notu alirlar? Neden Milli Guvenlik diye bir ders vardir ve rutbeli askerler girer bu derse? Neden subay kapida gorununce gur sesli bir ogrenciye "Dikkat!" diye bagirtilir ve herkes bir anda ayaga kalkmaya zorlanir? Gecmise dair cok sorular canlandi kafamda.

Bir de su parka hadisesi var ki evlere senlik. Bizim boluk komutani emretti, "Arkadas, hava soguk olsa da parka giyilmeyecek! Buranin bir nizami var. Asker dedigin hep ayni tip olur!" Komutandir, her ne kadar yasi bizden 10 yas kucuk olsa da, olsun buyugumuzdur, dedigini yapalim dedik. Buyugumuzun dedigini yapmayan arkadaslara da zaten kimin buyuk oldugu bilahare gosterildi. "Fakat komutanim, hava cok soguk, usuyoruz, hastayiz, ilac kullaniyoruz" vs itirazlari kimse ilgili hicbir uzvuna sallamadi. Yagmur da yagsa, hava ayaz da olsa buyugumuz buyuklugunu surekli hatirlatti bize.

Isin ilginc tarafi, diger boluklerin buyukleri, buyuk olduklarini askere parka giydirerek gosterdiler. "Arkadas, bundan sonra parka giyilecek. Soguk da olsa, sicak da olsa, asker dedigin tek tip olur" diyerek buyuk olduklarini bir kere daha isbat etmisler. Neden iki farkli buyuk tipi var, mantikli bir sekilde hava durumuna gore bir karar verseler olmaz mi diyeceksiniz. Mantik denen seyin nizamiyeden iceri girip girmedigi mevzusuna hic girmeden sadece sunu sorayim size: Eger buyuklerimizden baska birileri mantikla karar verse buyuklerimizin buyuk oldugu nasil anlasilacak?

Simdi bunu gercek hayata uyalaryip dusunuyorum da mesela basortusu sorunu aklima geliyor. "Arkadas, bundan sonra basortusu ortulmeyecek! Bu ulkenin bir nizami var! Vatandas dedigin tek tip olur!" diye bazi buyuklerimizin haykirdigini duyar gibi oluyorum. Dindir, imandir, tercihtir, demokrasidir, haktir, kanundur vs itirazlarin da kimsenin hicbir uzvunu gordugunu sanmam. Buyuklerin buyuklugunu kabul etmeyenler de bilahare kimin buyuk oldugu konusunda bilgilendirildiler zaten.

Dedik ya, uc hafta askerlikten 30 senelik hatira cikarttik. Yavas yavas anlaticaz artik.

Etiketler:

22 Eylül 2010 Çarşamba

Uskudar'a Gider Iken ...

Uskudar'a gider iken
Aldi da bir Yagmur

Bana deseler ki en iyi bildigin Istanbul turkusu hangisidir, herhalde "Uskudar'a gider iken" derdim. Dilimden de pek dusmez bu nagmeler. Islik calmaya da cok musaittir soylemesi ayip.

Nereden aklima geldiyse geldi, gecenlerde oturdum bu sarkinin tarihcesini biraz arastirdim. Bendenizi oldukca sasirtan ilginc bir neticeye ulastim.

Efendim vakt-i zamaninda, yigit Osmanli cengaverlerinin Kirim'i yeniden almak icin Ingiliz ve Frenk asakiriyle omuz omuza Ruslara karsi savastigi 1850'li yillarda Istanbul'a bir Iskoc birligi gelmis. Malum Iskocya eski adiyla Buyuk Britanya, yeni adiyla Birlesik Krallik'in parcasi ya, Iskoc askerleri de Britanya saflarinda savasmak uzere memleketimize gelip yerlesmisler. Iclerinden bir bestekar cikip bu bildigimiz Uskudar'a gider iken sarkisini bestelemis. Etekli Iskoc askerleri bu sarkiyi soyleyerek sokaklarda dolasir, Turk halki da bu hilkat garibesi "Donsuz Askerleri" seyrederek eglenirmis. Sarki nasil bir gufteyle soylenirdi bilinmez.

O yillar tam da Osmanli'da muasir medeniyet seviyesine cikmanin Avrupali gibi giynmekle olacaginin sanildigi yillar. Padisah ferman buyurmus, memurin pantolon ve uzun ceketler giymeye baslamis. Ne memurin alisabilmis bu kiyafetlere ne de ahali. Daha once kiyafeti degisen eli sopali asakire laf soyleyemeyen ahali hincini gariban memurinden almislar. Garibanlar koyun delisi gibi ahaliye maskara olmuslar.

Rivayet odur ki halk bu Iskoc sarkisini cok begenmis. Bir kisim kulhan beyleri de memurinle dalgalarini gecmek icin biyiklarini bura bura bu sarkiyi soylerlermis. "Katibimin setresi uzun, etegi camur" "katip uykudan uyanmis gozleri mahmur" laflari da gariban mamurlari ti'ye almak icin soylenir olmus.

Melodinin A la Turca nefaseti, guftenin siyasi ortama kamilen uygunluk gostermesi neticesinde halk sarkiyi dillerden dusurmez olmus. Hatta bir rivayete gore akli ticarete iyi calisan Iskoc bezirganlari tutup bir de bu melodiyi calan calar saatler yaptirip Istanbul'da satmaya baslamislar da saatin girmedigi ev kalmamis.

Membai ne olursa olsun, bu sarki bizim sarki. Uskudar bizim, katip bizim, asakir bizim. Varsin Iskoclar ilk soylemis olsunlar.

21 Eylül 2010 Salı

Amerika'da Kutuphaneler

Malumaliniz fakir askere gidecek ya, hazirlik yapiyor. Bilimum ivir zivir yaninda dostlar sagolsun askerde bol miktarda mevcut olan sira bekelemeler sirasinda okumak uzere kitap almami tavsiye ettiler. Ben de kutuphanenin yolunu tuttum.

Kitabi kutuphaneden asiracagimi dusunler varsa askolsun. Henuz o kadar degil. Efendim arzedeyim vaziyyeti. Bu gavur milleti, ve dahi onlarin yaninda yoresinde yasayan gavur olmayan baska milletler de dahil olmak uzere, bizim milletten cok okuyorlar. Okumanin faziletlerine cok girmeden ve aziz milletime cok fazla dokundurmadan gavurlari takdir eyleyip bunu bir yana birakalim.

Gavuristandaki ahali okuyup bitirdikleri kitaplari bir kutuya koyup kutuphanenin yolunu tutuyorlar. Kutuphanedeki sevgili amcalar ve teyzeler bu kitaplari elleriyle bir bir oksayip begendiklerini ve dahi kutuphanenin ihtiyaci olanlari umum ahalinin istifadesi icin rafa kaldiriyorlar. Geriye kalan kutubu de halka arz ediyorlar. Hediyesi ben diyeyim 25 kurus, siz deyin elli kurus. Cok cok olsa bir dolar. Kutuphaneyi ziyarete den ahali de ucuz kitap bulunca magribileri ornek alip guzelce elden gciriyorlar bunlari. Okunan kitap tekrar geliyor ve bir baska garibe nasip oluyor. Sonra tekrar geliyor ve bir baskasina. Kutuphane hem kolleksiyonunu zenginlestiriyor, hem de uc bes kurus para kazaniyor bu sayede. Ahali de ucuza kitap edinmis, hem de evdeki kalabaliktan baskalarini da memnun edecek sekilde kurtulmus oluyor. Guzel sistem vesselam.

Efendim, simdi fakir gitti kendine uc adet kitap aldi: Walmart'i kuran Sam Walton Amca'nin hatirati, HP'yi kuran David PAckard Amca'nin tarihce-i hayati ve dahi Silikon Vadisinin meshur yatirimcilarindan Guy Kawasaki Abimizin genc yatirimcilara ogutlerini iceren bir kitap. Niyetimiz askerde yemek sirasinda, kantin sirasinda, komutanin bizi saymasini bekledigimiz sirada, bot sirasinda ve dahi tum siralarda bu uc kitabi elden gecirmek.

Ogrendiklerimi zaman icinde paylasacagim...

18 Eylül 2010 Cumartesi

Merhaba Dunya - 2

Merhaba Dunya...

Tekrar Merhaba...

Osmanli sitesini kapattiktan beri blog isine de ara verdigimi farkettim. Simdi geriye donup baktim, yillar olmus yazi yayinlamayali. Dile kolay. Bir "yil" kelimesi aliyorsun, arkasina bir "lar" ekliyorsun, cok kolayca soyleniveriyor.

Neler oldu bu birden cok yil icerisinde? Neler olmadi ki... Ailemizin sayisi iki kisiden uce cikti mesela. Iki defa tasindik, birisi Beled-i San Diego icinde digeri de meshur Silikon Vadisi havalisine. Iki defa is degistirdim. DivX namiyla meshur aziz memleketimizde de cokca bilinen sirkette omrumun iki bucuk senesini gecirdikten sonra tamamiyle kendi rizamla ayrilip TiVo namindaki sirkette ise basladim. Koprunun altindan cok sular gecti, eski camlar bardak oldu, sacima aklar doldu...

Geldik bugune vardik. Degisen cok sey yaninda degismeyen de pekcok sey var. Yine birden cok yil once ilk yazilarimdan birinde "Fakirin elini atip yarim biraktigi isler coktur. Bakalim bu ne kadar surecek" mealinde bir iki kelimeyi bosa harcamis idik. Simdi kendini tekrar etme pahasina aynisini soyleyecegim.

Niyet edip basliyoruz. Allah utandirmasin.

Haydi Bismillah...

29 Mart 2008 Cumartesi

Amerika'da Neler Oluyor?

Su siralar sanirim dunyadaki pekcok insanin kafasini kurcalayan bir soru olsa gerek: Amerika'da neler oluyor? Dolar tepetaklak dusuyor, ekonomi goctu gocecek, ekonomik durgunluk (recession) oldugunu herkes kabul ediyor da acaba tumden gocecek mi (depression) diye herkes beklesiyor. Sahi gercekten neler oluyor?

Ey Azizan! Simdilerde pek kimse kendisinden bahsetmese de eskiden bir Erbakan Hoca vardi. Hocam, mubarek, dunyayi ikiye ayiriyordu: Adil duzen ve faizci duzen. Sonra da dunyanin basina ne geliyorsa bu faizci duzen yuzunden gelir derdi hep. Simdi olanlara bakinca insanin kendi kendine "Acaba Hoca'nin hakki mi vardi?" diyesi geliyor.

Efendim kisaca anladigimi sizinle paylasayim. Daha iyi bilenler varsa onlar hepimizi aydinlatsinlar, hep beraber toplu anlama eylemi gerceklestirelim.

Turkiye'de son birakac senedir cok lafi edilen Morgıç Amerikan gavurunda ev almak icin hemen hemen tek yontem. Insanlar biriktirip harcamak aliskanligindan vazgecip, harcayip sonra faiziyle odemek aliskanligini edindikten beri ev fiyatlari almis basini gitmis, tutabilene askolsun. Su fakirin oturdugu ev San Diego vilayetinin ortalama bir semtinde ortalama bir ev. Hediyesi ev fiyatlari tepe noktadayken $600,000 dolarcik idi. Tum sorunlara ragmen hala da 550,000 den asagi etmez herhalde. Simdi bunu okuyanlar fakiri aileden varlikli sanip ic gecirmesinler, biz sadece el kapisinin kiracisiyiz buralarda.

Efendim gelelim sorunun nereden ciktigina. Simdi insanlar bu kadar parayi denklestirip ev alamayacagina gore, gidip bankalarin kapisini caliyor ve faiziyle borc para istiyor. Bankalar evinin ipotegi karsiligi para dagitiyor insanlara. Borc para verembilmek icin de daha buyuk is yapan bankalardan faiziyle borc para aliyorlar. Mesela diyelim ev alan musteriye %7 faizle para veriyorlar, ama kendileri %6 faizle borc para aliyorlar disaridan. Aradaki %1'lik kisim ortada 100 milyar dolar para dondugunde ciddi bir yekun tutuyor. Bankalara para veren buyuk bankalar parayi baska yatirimcilardan aliyor. Mesela devletlerden yahut da cok buyuk sirketlerin yatirimlarindan. Mesela Cin ya da Rusya devleti gelip oraya %5 faizle para yatiriyor. Yahut da IBM, Microsoft, yahut da Wal-Mart emeklilerin parasini tuttuklari hesabi degerlendirmek icin bu bankalara yatiriyorlar parayi. Onlar da %6 faizle diger bankalara borc veriyorlar. Aradaki fark onlarin payi oluyor. Boylece kucuk ev sahiplerinin parasi birkac asamadan gecip dunyanin her yerinden geliyor.

Normalde sistem kendine gore iyi calisiyor. Mortgage genel olarak riski dusuk bir yatirim. Daha baska bir deyisle, ev sahibi olan insanlar ev sahibi olmanin dayanilmaz hafifligiyle ay basi geldiginde pasa pasa bankaya gidip borcunu yatiriyor. Normal sartlarda pek borcunu odemeyen cikmiyor. Son yillardaki sorun sistemin geri tepmesiyle alakali.

Ev alanlarin borcunu odeyip riskin dusuk oldugunu goren buyuk yatirimcilar ellerindeki cok buyuk miktarladaki parayi degerlendirecek yer bulamadiklarindan dogrudan getirip buyuk bankalara yatiriyorlar. Neticede risk dusuk, alacaklari %5 neredeyse garanti. O buyuk bankalar ellerindeki haddinden fazla parayi kucuk bankalara cok soru sormadan veriyorlar. Ne de olsa gelecek %6 garanti. Kucuk bankalar ellerindeki cok miktardaki parayi cok soru sormadan ev alanlara veriyorlar. Ne de olsa %7 garanti. Ortada para cok ama ev alan sinirli sayida insan var. Dolayisiyla bankalar arasi kredi dagitma yarisi basliyor. Onceden bir ev alacak insandan evin parasinin %20'sini cebinde getirip pesin yatirmasini bekleyen bankalar rekabetten dolayi bu miktari gittikce dusuruyorlar. %10, %5, %3, %2 derken cebinde bes kurus parasi olmayan insanlar yuzbinlerce dolar degerinde evleri satin almaya basliyorlar. Bankalar bu kadar kolay kredi dagittikca ev almayi hayalinde bile goremeyecek adamlar ikiser ucer ev almaya basliyorlar. Rivayete gore Las Vegas'taki kumarhanelerde calisan kotu kadinlarin ucer ebser evleri varmis. Talep arttikca ev fiyatlari hizla artmaya basliyor. Birkac sene once 200,000 etmeyen evler bir anda 600,000 dolara satilmaya baslaniyor.

Fiyatlar arttikca bankalar daha da kolay kredi veriyor. Zira borc alan parayi odemese ne gam, ne keder. Nasil olsa adami evden kovup ayni evi bu sefer daha pahaliya yeniden satabilirler. Parayi geri aldiklari gibi cok kisa surede ikinci defa faiz anlasmasi yapabilirler. Kisacasi bir kisir donguye giriliyor. Fiyatlar artiyor, fiyat arttikca normal sartlarda azalmasi gereken talep anormal sartlar yuzunden gittikce daha da artiyor. Veee....

Bir noktaya geliyor, fiyatlar artik ulasilmaz seviyeye geliyor. Ortalama bir ev fiyati 600,000 demek Turkiye'den cok ucuk gorunebilir de Amerika'dan bile dudak ucuklatacak bir rakam. Insanlar ev aliyor, aliyor alamaz oluyorlar. Sonra hani ne demisler atalar "Borc yiyen kesesinden yer". Her kemalin bir zevali oldugu gibi her borcun bir geri odemesi var elbet. Hani biraz once normal sartlarda ev almayi ruyasinda goremeyecek adamlar ev aldilar demistik ya. Iste o adamlar borcunu odeyemiyor. Banka evlerine el koyuyor, veee... Ev satilmiyor tabii. Iki odali 90 metrekare bir apartman dairesine 400,000 dolar vermenin garipligi ortaya cikiyor. Bankalar sikintiya giriyor. %7 geri gelmiyor. Zora giren bankalar duruyorlar, duruyorlar, duramiyorlar. Iflas bayragini cekiyorlar.

Bankalara kim para vermisti? %6'cilar. Hmm, galiba onlarin da parasi geri gelmiyor. Bekliyorlar, bekliyorlar, bakiyorlar, gelen giden yok. Isler kesat, onlar da iflas bayragini cekiyorlar.

Buyuk bankalara kim para vermisti? %5'ciler. Onlar kimdi, buyuk sirketlerin emeklilik fonlari, cok buyuk yatirimcilar, hatta devletler. Iflas etmeseler de onlar da zor gunler gecirmeye basliyorlar. Bunalim oluyor, sikinti oluyor.

"Peki ama, ey garip adam, neden dunya etkileniyor bundan?" dediginizi duyar gibi oluyorum. Efendim, dedik ya faizci duzen globallesen dunyada sinir minir tanimiyor. Turkiye'ye sicak apar girdi, soguk para cikti, mesrubat icti kacti hikayeleri hergun gazetelerde cikiyor zaten. Turkiye'ye bir gunde giren cikan para elbet baska memleketlere de isik hizina yakin hizda girip cikiyor. Amerika'ya yatirimlar ben deyim Avrupa'dan, siz deyin Cin'den, Macin'den geliyor. Dahasi ayni duzen Ingiltere'de, Kanada'da, hatta Avrupa'da da aynen isliyor. Insanlarin morgic morgic diye gozlerinde buyuttukleri duzen yillar yili "medeniyyet denilen tek disi kalmis canavar"in son dokulen dislerinden. Amerika'da olan belki daha kucuk boyutta da olsa her yerde yasaniyor.

"Peki ama tum ekonomi neden gocuyor?" derseniz onun da cevabi var elbet. Efendim, dedik ya para aslinda cok farkli yerleden geliyor morgic duzenine. Buyuk sirketlerin yatirimlarindan tutun da nereye el atsaniz para morgic icin giriyor olabilir. Bu bir. Ikincisi bu ev sahipleri gokten zembille inmis insanlar degil elbet. Onlar da toplum icinde yasayan insanlar, onlar da ev bark, coluk cocuk sahibi vatandaslar. Komsulari, arkadaslari, analari, babalari daha bilmem neleri var. Bir kere bu morgic hadisesinden dogrudan etkilenen insanlar zaten milyonlarca fert. Dusunun bir kere, borcunuzu odeyemediniz diye banka gelse sizi evden atip evinize el koysa kendinizi yeni araba, buz dolabi, camasir makinesi, bilgisayar alacak modda hisseder misiniz? Peki ya tatile cikip para harcar misiniz? Cocugunuzu ozel okula goderir misiniz? Yemek yerken pirzola mi bulgur pilavimi once akliniza gelir? Hmm, ben de oyle dusunmustum.

Dahasi, oglunuz, kiziniz, arkadasiniz, akrabaniz, komsunuz ayni anda bu durumlara duserken sizin icinizden alisveris yapmak gelir mi? Allah sizi inandirsin, ferdiyetciligin doruk noktasi Amerika'da bile insanlarin icinden gelmiyor. Peki ama sonuc ne oluyor?

Efendim, camasir makinesi satilmayinca camasir makinesi fabrikasi isci cikariyor. O isciler issiz kalinca araba alamiyorlar haliyle. Araba satilmayinca lastik fabrikasi yeni yaptirmak istedigi fabirka duvarini bir sene erteliyor. Duvar utasi issiz kalinca aksam pizza yemek yerine iki yumurta kiriyor. Isleri azalan pizzaci oglunu okula arabayla birakmak yerine otobusle gonderiyor. Benzinlikte calisan, daha dogrusu calisamayan Hintli cocuk yemegine daha az kori tozu koymaya basliyor. Ve boyle zincirleme bir reaksiyon gidiyor, sonunda ekonomi zora dusuyor. Tek sorun insanlarin kafasina bir belirsizlik, bir guvensizlik, bir bunalim olmasi.

Bunlar neden oldu demistik? Ha, Erbakan Hoca'ya hakvermistik galiba.

Peki ama aslinda gercekten enden oldu bunlar? Insanlar bu kadar mi basiretsizdi? Bu kadar mi ortada olan sorunu goremediler?

Iste o noktada insanin aklina baska birsey geliyor: "Alma mazlumun ahini, cikar aheste aheste"

14 Mart 2008 Cuma

Yenilenebilir Enerji Kaynaklari

Dunyada petrol ve diger enerji kaynaklari hizla tukeniyor. Aslina bakarsaniz petrol, dogal gaz, komur ve benzeri fosil yakitlar Allah'in bize bir defaya mahsus verdigi buyuk nimetler. Yuzlerce milyon yildir yerin derinliklerinde duran petrolu insanoglu acgozluluguyle cekip cikardi ve savurganca israf etti. Amerika'ya bir kez gelen bir insan ne demek istedigimi daha iyi anlar herhalde. 300 milyonluk ulkede 200 milyondan fazla araba var. yani yetiskin herkesin arabasi var bu ulkede. Daha kotusu herkes her gun daha buyugune heves ediyor. Sanki marifet gibi kocaman SUV'lere binip tek kisi dunyanin benzinini israf ediyor. Isin en kotu tarafi da dunyanin geri kalan kismindaki herkes de filmlerde gordukleri bu hayat tarzina ozeniyorlar. Sonuc: tukenmek uzere olan petrol kaynaklari ve surekli artan tuketim ve talep.

Enerji elbette sadece arabalarda tuketilmiyor. Enerji santrallerinden sanayiye pekcok yerde petrol cokca tuketiliyor. Kimya sanayiinde hammadde olarak kullaniliyor mesela. Kullandigimiz plastikten ilaclara kadar hersey petrolden yapiliyor. Duzgun kullanimasi halinde yuzlerce, hatta binlerce yil yetecek kadar petrol vardi dunyada. Ama biz acgozlu insanlar onu 150 senede tuketmeyi basardik. Ustelik de cevre kirliliginden nesli tuknen hayvanlara, global isinmadan kulturel yozlasmaya pekcok kotu sonucuyla birlikte.

Bati dunyasi artik kendilerine bir cikis yolu ariyorlar. Basta Avrupa olmak uzere pekcok ulke alternatif enerji kaynaklarina yoneliyor. Alternatifler de daha cok yenilenebilir enerji kaynaklari olmasina calisiliyor.

En yaygin insa edilen yenilenebilir enerji santralleri ruzgar enerjisiyle calisanlar. Bu kadar yaygin olmasinin sebebi oldukca basit ve zaten iyice oturmus bir elektrik teknolojisiyle ucuza cok miktarda enerji elde edilebilmesi. Ruzgar yerden yukari ciktikca daha kuvvetli esiyor. Onun bir bir direk dikiliyor ve tepesine 2 MW'a kadar gucte bir motor ve bir pervane takiliyor. Iste size bir elektrik santrali. Kotu haber, ruzgar cani ne zaman isterse o zaman esiyor. Kontrolu mumkun degil. Yil icerisinde baharda, gun icerisinde gece daha cok esiyor. Esmezse elektrik yok.

Bir diger enerji kaynagi gunes enerjisi. Temel olarak iki turlu teknoloji var. Birincisi gunes isinlarini bir yerde yogunlastirip isisini topluyor ve bu isiyi sonra su ya da yag gibi bir akiskani isitip buharlastirarak buhar gucuyle elektrik uretiyor. Ikinci teknoloji Fotovoltaik gunes panelleri. Burada silikondan yapilan ozel devrelerle gunes enerjisi dogrudan elektrige cevriliyor. Bu ikinci tur teknoloji birinciye gore daha pahali, ama daha verimli calisiyor. Gunes enerjisinin kotu tarafi sadece gunduz kullanilabilmesi. Hava karardiysa, ya da mevsim kissa, yahut da gunesin yuzunu cok gostermedigi bir yerdeyseniz, gunes enerjisi kullanamiyorsunuz.

Dalga enerjisi kullanarak elektrik ureten santraller de var. Bunlar denizdeki dalgalarin getirdigi suyu toplyarak ya da denizdeki akintilardan faydalanarak enerji uretiyorlar. Ama dalgalar da ruzgar ve gunes enerjisi gibi sadece belli zamanlarda kullanilabiliyor. Surekli bir enerji saglamak mumkun degil.

Turkiye'de cok kullanilamasa da gel-git enerjisinden faydalanarak enerji uretenler de var. Buradaki temel mantik sular yukseldiginde suyun onune set cekip kapatiyorsunuz. Sonra sular cekilince havuda biriken bu suyu yavas yavas salarak enerji elde ediyorsunuz. Kontrolu daha kolay ama cok buyuk bir alanda buyuk yatirim gerektiren bir proje bu. Ustelik de dunyanin her yerinde gel-gitler ayni sekilde kendini gostermiyor.

Baska bir cok teknolojiler yaninda bir de jeotermal kaynaklar var. Bu da kisaca yerlatindaki cok sicak sulari yuzeye cikarip buhar gucuyle elektrik uretme esasina gore calisiyor. Turkiye sicak yeralti sulari acisindan oldukca zengin bir memleket. Dunyanin toplam bilinen sicak su kaynaklarinin %8'i Turkiye'de. Ege bolgesinde bu kaynaklar daha fazla ve birkac tane de halen calisan jeotermal santral var. Denizli Kizilkaya'daki santral yerden cikan 250 derecelik buhar gucuyle calisiyor. Suyun o kadar sicak olmadigi yerlerde ise isitma amaciyla kullanilabiliyor. Edremit'ten Yerkoy'e bircok il ve ilcede sicak yeralti sulari isitma amaciyla kullaniliyor. Eger bilinen kaynaklar su anki ekonomik degerlere gore degerlendirilirse, Turkiye'nin elektrik ihtiyacinin %5'ini ve isinma ihtiyacinin %30'unu karsilayabilecek seviyede. Yeni kaynkalar arastirilir ve bulunursa bu miktar daha da artabilir.

Jeotermal kaynaklarin en onemli ozelligi surekli ayni seviyede enerji uretebilmesi. Bir baska deyisle yerden cikan su yaz kis, gece gunduz ayni miktarda ve ayni sicaklikta cikabiliyor. Ustelik hicbir yakit vs gerektirmediginden isletme maliyetleri son derece dusuk. Diger enerji kaynaklarina gore son derece buyuk bir avantaj. Surekliligin saglanmasi icin yerden cekilen suyun acilan kuyular vasitasiyla yeniden yeraltina enjekte edilmesi gerekiyor.

Eger Turkiye sahip oldugu jeotermal kaynaklari degerlendirirse elde edilen enerji iki tane Mavi Akim projesinin getirdigi gaza esdeger. Hem de ciddi hicbir isletme maliyeti olmadan, yakit parasi odemeden. Jeotermal kaynaklarimizi degerlendirme zamani artik.