20 Şubat 2007 Salı

Kilisede Çağrı Filmini Seyretmek ...

Pazartesi akşamı Tustin'de bir kilisede Çağrı filmini seyrettik. Kıymetli bir abimizin iş yerinden bir arkadaşı kendisinden İslam hakkında bir film isteyince o da Çağrı filmini takdim etmiş. Adamcağız önce kendi seyretmiş sonra da heyecanla bizim abiye gelmiş "Bunu kesin bizim kilisenin cemaatine seyrettirmemiz lazım!"

Aslında bir önceki hafta başlamışlar seyretmeye. Yarıdan sonra bırakmışlar. İkinci kısımda bu fakir de bulundu hasbelkader. Uhud savaşından itibaren seyrettik filmi birlikte. Film bittiğinde etkilendiklerini gözledim gavurların. Teyzelerden birisi başka kilisedenmiş aslında. "Bunu bizim kilisenin cemaatına da seyrettirmek lazım" dedi bana.

Amerikalıların kafası çok karışık. Filmden sonra sorualr sormaya başladılar. Sorular hemen hep Irak saaşı etrafında gelşti. Neden şiiler ile sünniler birbirini öldürüyor, neden intihar bombacıları avr, İslamda adam öldürmek avr mı, neden bizim askerimiz öldürüyorlar. Sonunda fakir dayanamadı patladı, "Yahu kardeşim, siz bana siyasi meselelerden bahsediyorsunuz. Belki de sizin gördüğünüz aslında gerçek değildir, belki de hayal görüyorsunuz." Sonra içlerinden bir amca "Boyalı basında yazanlara inanmayın, onlar çıkar için yazıyor" dedi. Sonra papaz destek verdi "Müslümanlar da sizin benim gibi bir ademoğlu aslında". Birisi "Bunların adam öldürmesi müslümanlıklarından, burda niye birbirimizi kesmiyoruz biz?" Cevap yine cemaatten geldi "Amerikan iç savaşını unutma sakın".

İkili görüşmelerde en çok sesi çıkan amcanın daha bir yumuşadığını, "Belki de bu kadar insan birşey diyorsa vardır bir bildikleri" noktasına geldiğini farkettim. Bana sordu "Geçenlerde Türkiye'de El-Kaide yakalanmış 3 tane. Sizin hükümet neden bunlara engel olmuyor?" Dedim ki "Peki sizin hükümet neden 11 Eylüle engel olmadı? O da sizin burda olmuştu hatırlarsan. Bu işler öyle kolay değil. Sağda solda iki üç adamcdan bahsediyoruz. Herkesin peşine bir polis mi takacağız. Sonuçta yakalamışlar işte" Adamcağız hak verdi biraz.

Çağrı filmi huşu içinde seyrettik. Ayrılırken herkesten memnuniyet kelimeleri işittik. Bin kere teşekkür ederek ayrıldılar. Sonrasında filmi ve İslamı doğrudan konuşmadıysak da faydalı olduğunu anladık. Fakir açısından fayda büyük. Uzun zamandır ilk defa Amerikan milletinin içine karşıp siyasi nabız tuttu. Neticede anlaşıldı ki kilise cemaatinin kafası son derece karışık.

15 Şubat 2007 Perşembe

Fuat Hoca'yla Hasbihal

Fuat Hoca'yla Almanya'daki Türklerin durumunu konuşuyoruz MSN üzerinden. Kendisi hafız hem de ilahiyatçı aydın bir genç adam. Almanya'ya tayin oldu bir süre önce. Orada Türklerin derdine derman oluyor.

Önce insanların ilgisizliğinden, dünyaya dalmışlığından yakınıyor. Herşey saate göre yapılıyor, dakikaların hesabını tutuyor insanlar diyor. Dost ile hemhal olmak mazide kalmış artık. Hepimiz öyle değil miyiz diyorum biraz mahcub. Her konuşmaya başladığımızda ilk ayrılmak isteyen ben olduğum aklıma geliyor, yüzüm kırmıznın değişik tonlarında gidip geliyor.

Gençlere eğilmek lazım diye konuşuyoruz. Gençler bizim geleceğimiz. Onları dinlemek, gönlünü hoş tutmak lazım diyor fakir. Sonra ben ilave ediyorum: onların istediği türden faaliyetler olsun. Fuat hoca ekliyor: ben zaten bildiğiniz hocalardan değilim. Onlar için koşturuyrouz. Geziler düzenlemişler şimdiye kadar. Spor müsabakaları, yarışmalar. "Ne güze dostlarım var, Allah hepsinden razı olsun" diye geçiyor fakirin aklından.

Sonra Almanya'daki ve Amerika'daki Türk ailelerin çocuklarında Türkçe sorunu olduğunu konuşuyoruz. Diyorum ki "Onlar aslında Almanya'daki Türk çocukları değil, Türkçe konuşan Almanyalı müslümanlar". Belki de Türkçe bilen demek lazım. Çünkü çoğu babasıyla dahi Almanca konuşuyor.

Sahi ne yapmalı bu gençleri? Birçokları pek de ciddi bir tedrisat görmemiş ailelere doğmuşlar. Kırşehir'in Çiçekdağı'ndan, Konya'nın Tavşançalı'sından gelmişler babaları anaları. Çiçekdağı güzel yer. Baharda çiçek açar her taraf. Hele Ayşe ebenin tandırından gelen yufka kokusu yok mu! Madımak olsa da Ayşe Ebe'ye götürsek, taze yufkaların arasına dürüm yapsak, sonra da hep beraber yesek. Ya kışın? Arabaşı olsa da yutsak hep beraber. Ama Münih büyük şehir. Hem dağlarında çiçek açsa da madımak olmaz ki... Rahmetli Ayşe Ebe öleli beri tandırın kapısını açan da yok. Hem gençlerin nüfus kağıdında doğum yeri Almanya yazıyor. Ayşe Ebe'nin madımaklı dürümünü yemek şöyle dursun, rahmetliyi tek tük hatırlayanlar da çocukken yazın 20 günlüğüne köye gittiklerinde beli bükülmüş bir yaşlı ebecik olarak görmüşler. Ama o madımaklı dürümler babaların burnunda tüter.

Madımaklı dürümle Münih bağdaşır mı? Peki bunu babalara nasıl anlatırsın? Üstelik ne demiş atalar, kuş yuvada gördüğünü işler. Hani yaramazlık yapınca, aşırıya gidince babası eline alırdı ya sopayı. Eh garipler yuvada öyle görmüşler, saçını uzatan, kolye takan, kız arkadaş arayan oğullarını, oğlanlarla konuşan kızlarını aynı usul terbiye etmeye kalkıyorlar. Çiçek dağında çalışan terbiye usulleri Münih dağlarında yankılanıp geri babaya dönüyor. Ne yazık...

Bu gençleri "Türkçe bilen Almanyalı müslümanlar olarak değerlendirmeli" diyorum Fuat hocaya tekrar. Onların kültürü farklı. Ne kadar mürekkep yalamış da olsak, sen ve ben gavurca lisanları su gibi de konuşsak, sen ve ben başkayız. Biz hasbelkader Almanya'ya, Amerika'ya vasıl olmuş Türkleriz. Ama onların kafa kağıdında bir hane var senden benden farklı: doğum yeri Almanya yazıyor. Ciddi fark.

Geçenlerde super bowl oldu bu Amerikanyada. Bu benim gördüğüm 5. super bowl. Hala da ne olduğunu anlamışlığım yok. Ama buralarda hayat duruyor super bowl olunca. Sonra baktım, cuma hutbesinde üniversitemizin gençlerine hitap eden genç imam super bowl'dan bahsediyor. Bana değişik geldi. Sonra aklıma geldi, onların kafa kağıdında benden farklı birşey yazıyor.

Almanca'nın pekçok kavramı anlatmakta yetersiz kaldığından bahsetti Fuat Hoca. Hakkı var, bu fakir de gavurlara birşey anlatacak olsa, hangi kavramı nasıl anlatırım diye kıvranıyor. Müslümanlarla konuşmak kolay. Rahmet tüm dillerde Rahmet. Mescit, o da öyle. Ezana herkes ezan diyor. Cennet de hepimizin ortak arzusu. İngilizce de konuşsak müslümanlarla, ezana ezan diyoruz. Hem artık pekçok İngilizce kelime müslümanca manalar ifade etmeye başlıyor. En azından müslümanlar için. "Bounty" dendiğinde insanların aklına "Allah'ın nimeti" geliyor. Rabbimizin "Merciful (Rahman)" olduğunu hepimiz anlıyoruz artık. Demek ki kavramları islami kavramlarla yüklemek ancak kullanmakla mümkün.

Sonra diyorum Fuat Hocaya, bundan 1500 sene önce senin ve benim dedem bozkırlarda at koştururken "Rahmet" diye bir kelimeyi bilmiyordu. Şimdi bozkırlarda at koşturanlar birbirine "Rahmet" diye teşekkür ediyor. O zaman "Namaz" kılan da yoktu. Çünkü "Peygamber" gelip onlara "din"i anlatmamıştı. "Ahiret"e inanmıyorlardı ve "Cennet" yerine bazıları bir "uçmak"dan bahsediyordu. Çünkü onlar "müslüman" değildiler. Türkçe o zamanlar bir İslam dili, İslami bir medeniyetin, İslami bir edebiyatın yapı taşı değildi. Ne zaman ki eli öpülesi insanlar Türklerin arasına girip onlara "din"den "iman"dan bahsetti, Türkler önce bu kavramları öğrendi, sonra da kabullendiler. Şimdilerde müslüman olsun olmasın, dinin özünü bilsin bilmesin, tüm Türkler "merhamet"in ne olduğunu bilir. Atesitler bile ölenleri için demokrasi "şehid"i demekten geri durmaz. Demek ki bir dil zamanla ve ancak doğru kullanılırsa İslami kavramlarla yüklenir.

Sonra düşünüyorum da, güzel memleketim benim yurdum. Ben oraya aidim. Gavuristan'da kalsam da, kısa vadede dönmeyi düşünmesem de, kalbimin yarısı orada. Ama benim dedem 1000 sene önce dünyanın başka bir yerini aynı benim Türkiye'yi sevdiğim ve sahiplendiğim gibi seviyor ve sahipleniyordu. Münih'te doğan ufaklıkların gözünde Çiçekdağı artık Kafdağı'nın ardındaki dağ. Onlar münih dağlarında biten çiçeklere aşık olmuşlar. Hem o dağda madımak da bitmez ki...

Fuat Hoca hem hafız, hem okmuş bir hoca. Fuat Hoca aydın hoca. Gençlerin derdini bilen hoca. Allah Fuat Hoca'nın yardımcısı olsun...

12 Şubat 2007 Pazartesi

El-Hikayet üs-Seyahat İla Beled-i Vancouver


Yağmur yağıyor yağmur da başıma tane tane…

Havaalanından çıktık, kiralayacağımız arabayı almak üzere otopark içerisinde ilerliyoruz. İlk bakışta ABD’den farklı görünmüyor hiçbir şey. Sonra birden dikkatimi çekiyor. Kapıların üzerinde Amerika’daki gibi “Exit / Salida” yerine “Exit / Sortie” yazıyor. Demek Fransızca etkisi var buralarda. Demek ki etrafta Meksikalılar yok.

Arabayı teslim alıp yola çıkıyoruz. İlk anda trafikte zorlanacağımı düşünüyorum. Ama beklediğim olmuyor. İşaretler hemen hemen aynı. Trafik usulü benziyor. Tek sorun, yağmur yüzünden görüş mesafesinin daha daralmış olması. GPS cihazımızın yardımıyla oteli zorlanmadan buluyoruz. Gavurlar onu da yapmış vesselam.

Yolda giderken ilk dikkatimizi çeken şey etrafta son derece fazla Çince tabela olması. Biraz ilerleyince aralarda Vietnamca, Korece ve Japonca tabelalar olduğunu da fark ediyoruz. Bazı bölgelerde biri biraz artıyor gibi oluyor, sonra öteki göze çarpmaya başlıyor. Ama Çince hep çoğunlukta. Otele varana kadar 10 km boyunca sürekli Asyaca tabelalar. “Acaba Yanlışlıkla Çin’e mi geldik?” diye soruyor eşim. Sonradan öğreniyoruz, 1997’de Hong Kong İngiliz hakimiyetinden Çin hakimiyetine geçecek diye Hong Kong’lu Çinliler Vancouver ve havalisine göç etmişler. Genelde varlıklı insanlar olduklarından onların gelmesiyle başta ev fiyatları olmak üzere tüm fiyatlar artmış.

Otelin karşısında Safeway var. Güney Kaliforniya’da adı Vons olsa da Safeway tanıdık marka. Benim stajım vesilesiyle San Jose’de kalırken orada çok alışveriş etmiştik. Helal yemek bulabilir miyiz diye düşünürken Safeway görünce memnun oluyoruz. Yalnız alışveriş sırasında fark ediyoruz ki Kanada’da Amerika’daki kadar Yahudi egemenliği yok. Amerika’da malların üzerinde Yahudi şeriatına uygunluğu gösteren Koşer olduğuna dair bir işaret bulunur. Su dahil her malda bulabilirsiniz bu işaretleri. Helal yemek isteyenler için oldukça faydalı bir araç. Kanada’da olmaması işimizi zorlaştırıyor. 15-20 dakika boyunca yenilebilir bir ekmek arıyoruz. “Yenilebilir ekmek” de ne demek diyecekler için söyleyeyim, ekmeğe bir çok muhtemel hayvansal madde yanında insan saçı bile katıyorlar. Hem de hemen hemen tüm ekmeklerde bulunuyor bu madde: L-Cysteine. Sonunda biraz pahalı olsa da farklı unlardan yapılmış ve içindekiler yenilebilir bir ekmek buluyoruz. Mideler bayram edecek.

Vancouver köy havasında büyük şehir. Kaliforniya’dan farklı olarak yüksek binalar var çokça. İnsanlar 15-20 katlı apartmanlarda yaşıyorlar. Ama iki katlı evler de çok. Bizim oralardan farklı olarak Avrupa’daki gibi bir şehir merkezi kavramı var. Gece 10’da Downtown’da dolaşıyoruz arabayla. Sokaklar insan dolu. Ellerinde kahveleri, gençler sohbet ederek dolanıyorlar. Binaların altında dükkanlar var, çok ilginç. Sonra o dükkanlardan alışveriş de yapıyoruz. Fiyatlar çok pahalı. San Diego’dan gelmiş bizler bile elimizi cebimize atmaya çekiniyoruz fiyatları görünce. Downtown’da “Saatchi” adında bir dükkan görüyoruz. Kapısında kocaman “Since 1925” yazıyor. Ermeni olduğuna hükmedip önünden geçip gidiyoruz.

Downtown’ın hemen yanında Stanley Park adında bir parkları var. Dünyadaki en büyük şehir içi parklardanmış iddia doğruysa. Ağaçlık hoş bir yer. Körfezin karşısından şehre bakıyorsunuz parkta. Parktaki küçük dükkandan Vancouver hatırası buzdolabı süsümüzü alıyoruz ve yolumuza devam ediyoruz.

Vancouver bir adalar şehri de denebilir. Okyanus kenarında olması ve nehirlerin ağzında kurulması sebebiyle şehirde birçok köprü var. Stanley Parkı’nın sonundaki büyük köprüden geçip West Vancouver ilçesine varıyoruz. Burada Asyaca tabelalar sadece lüks olduğu her halinden belli restoranlarda var. Belli ki burası beyaz adamın mahallesi. Deniz kenarındaki Marine caddesinden geçip yolumuza devam ediyoruz. Malikane benzeri evler arasından geçiyoruz. Manzaralar çok güzel. Kuzeyde ne varmış, bu fakir merak eder.

İleride yol 99 numaralı şehirlerarası yola birleşiyor. Sonradan öğreniyoruz ki Vancouver’da otoyol yok. Sadece şehrin doğusundan geçen 1 numaralı yol var. Amerikadan gelen 5 numaralı otoyolun devamı. O da West Vancouver’da son buluyor. 1960’larda şehir ahalisine sormuşlar, otoyol yapalım mı diye. Yapmama yönünde karar çıkınca şehirden otoyol geçmemiş. O yüzden 99 otoyol değil. Kuzeyde önce Squamish ardından da Whistler kasabalarına gidiyor yol. Squamish denizin bittiği yer. Küçük bir kasaba. Durup benzin alıyoruz. Benzinci Hintli. Kanada dünyanın en çok göçmen alan ülkesi ne de olsa. Ve dahi dünyada yaşayan her 5 insandan biri Çinli, diğeri Hintli. Şaşılacak bir şey yok.

Whistler 2010 kış olimpiyatlarının yapılacağı bir turist şehri aslında. Dağların arasında karlı buzlu bir yer. Vakit darlığından biraz dolanıyoruz. Buz tutmuş göllerin kenarında durup fotoğraf çekiyoruz. Ve dönüyoruz. Akşam oluyor artık. Karanlığa kalmamalı.

Akşam helal yemek yiyecek yer arıyoruz. Birkaç yer denedikten sonra bir Pakistan lokantasında karar kılıyoruz. Helal yemek yenecek yerler neden hep hijyen konusunda sıkıntılı olur ki? Hani temizlik imandandı? Yoksa bizim imanımızda bir sorun mu var?

Vancouver’da Türk arkadaşlar da buluyoruz. Hepsi de çok kıymetli insanlar. Ticaretle uğraşıyor birçoğu. İçlerinde 15-20 senedir orada olanlar olsa da yeni yeni düzen kuruyorlar. İşini büyütmeye çalışıyor bazıları. Bazıları da tutunacak bir dal bulma peşinde. Vize almaya çalışanlar, yolunu tutturmaya çalışanlar. Türk pasaportu da keşke dünyanın her yerinde geçseydi. Eşim Macaristan’a gidecekti iş için. Vize gerektiğinden gidemedi. Bu Macaristan ki Mohaç meydan muharebesinden sonra 150 sene “bizim” olmamış mıydı? Şimdi giriş için vize soruyorlar. Heyhat…

Vancouver güzel şehir. Belki de gelecekte evimiz olur, kim bilir.